Daha Bilinçli ve Katılımcı Kadınlar Projesi

“DAHA BİLİNÇLİ VE KATILIMCI KADINLAR PROJESİ”

                                                                   Aralık 2008 – Mayıs 2009

 

 

Hangi zaman diliminde, hangi kültürel ortamda yaşarsak yaşayalım, kız ya da erkek olarak doğmak, biz insan nesline özgü evrensel bir durumdur. Bu bizim seçtiğimiz bir şey değildir; biyolojik varlığımızın bir özelliğidir. Ancak daha doğum öncesinde kız bebeklerin eşyaları için pembe, erkek bebeklerin eşyaları için mavi rengin tercih edilmesiyle başlayan cinsiyetlere göre ayrım süreci, sağlıklı cinsiyet rollerinin desteklenmesi adına, hayat boyu bu ayrımın sürdürülmesi ile devam eder. Erkeklerin cesur, atılgan, akılcı ve girişimci olmasını beklerken; kadınların çekingen, içe dönük, duygusal ve pasif olmasını beklemeyi “normal” kabul ederiz. Erkeklerin kendilerini ve ailelerini geçindirecek eğitim ve beceriye sahip olmasını önemser, onları okutur, ellerinin ekmek tutmasını bir hedef olarak önlerine koyarız. Kızlarımızı ise – eğitim görüyor olsalar bile – el kapısına gittiğinde fazla eziyet görmemesi için ev işlerinde becerikli, itaatkâr ve sabırlı yetiştirmeye özen gösteririz.

Bu iki farklı yetiştirme tarzı sebebiyle, erkek işi/kadın işi şeklinde nitelenen ayrımlar oluşur. Bu ayrımlar aynı zamanda erkeklerle kadınların toplumsal yaşama katılma şekillerini farklılaştırır. Kadınlar daha çok özel alan denilen aile içinde ömrünü geçirirken, erkekler kamusal alan denilen geniş alanda faaliyet gösterirler. Bu sebeple kadınlarla erkeklerin eğitim, istihdam, siyaset gibi pek çok alanda farklı birikimleri, farklı anlayışları, farklı beklentileri oluşur. Kadınlar ev içi yaşam pratikleri konusunda daha becerikli ve başarılıyken, kamusal yaşama ilişkin pratiklerde eğitimsiz ve tecrübesiz olabilirler. Bu durum onların kamusal yaşama katılımını zorlaştıran, olumsuz bir rol oynar. Erkeklerin ev işleri konusundaki beceriksizlikleri doğal karşılanırken, iş hayatındaki başarısı çok önemsenir ve ailesini geçindiremeyen bir erkek başarısız kabul edilir. İşte bu anlayışlar, kız ya da oğlan çocuğa, toplum tarafından yüklenen sosyal rollerle ilgilidir. Sonuçta çalışma yaşamından siyasete, sivil toplum örgütlenmesinden eğitime kadar her türlü kamusal alanda, iki cinsin farklı durumlarını ortaya koyan bu görünüm “toplumsal cinsiyet eşitsizliği” kavramı ile ifade edilir.

 Üç bininci yılın ilk çeyreğinde bulunduğumuz şu günlerde, dünyanın pek çok bölgesinde kadınlarla erkekler arasında tatmin edici bir eşitlik durumu oluşturulamamıştır. Özellikle kadın hakları kuruluşlarının çabaları ile oluşturulan “Toplumsal Cinsiyette Eşitlik” hedefi, bir ülkede vatandaş olmaktan kaynaklanan fırsatları eşit bir şekilde kullanabilmenin yanı sıra, o ülke kaynaklarının kullanımında ve hizmetlere ulaşmada bireyin cinsiyeti nedeni ile ayrımcılığa maruz kalmaması/ayrımcılık yapılmaması anlamına gelmektedir. Bunun daha ileri bir aşaması ise, kadın ve erkek arasında sorumluluklarda ve gelir dağılımında adalet ve hakkaniyet olması durumunu ifade eden “Toplumsal Cinsiyette Hakkaniyet” idealidir.

Bu kavram kadın ve erkeğin farklı ihtiyaçlarının ve farklı potansiyellerinin kabulünü esas almaktadır. Bu yüzden kadınlarla erkekler arasındaki sorumluluk, görev ve rollerin dağılımında adalet ve hakkaniyet olması gerekmektedir. Ancak gene de, iki cinsiyet arasındaki dengenin düzeltilmesi, bu kavramın içerdiği bir hedeftir. Birbirini tamamlayan bu üç kavram açısından bakıldığında ülkemizde kadınların durumu pek de iç açıcı görünmemektedir.  Özellikle kadına yönelik şiddetin ürkütücü boyutları, her gün medyadan evimize taşınmakta, alışılmış bir şey haline dönüşmektedir. Bizler, Başkent Kadın Platformu Derneği ve Gönül Yolu Derneği olarak, kadınların emeklerinin daha çok takdir edilmesi, aile içinde ve toplumsal hayatta hak ettikleri saygıyı görebilmeleri ve ülke kaynaklarından daha eşit ve hakkaniyetli bir biçimde yararlanabilmeleri için, kendilerini ilgilendiren her alanda duyarlı, bilgili, bilinçli ve müdahil olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Kadınların statülerinin yükselmesini, imkânlarının çoğalmasını, güçlerinin artmasını istiyoruz. Daha çok kadın yönetici ve milletvekilimiz olsun istiyoruz. Ülkemizin bütçesinden kadınlar için daha fazla para ayrılmasını talep ediyoruz. Kadınların etkin politikalarla desteklenmesini, sorunlarına çözüm üretilmesini istiyoruz. Şiddete karşı sıfır toleransla, etkili önlemler alınmasını, çok yönlü işbirlikleriyle şiddete, töre ve namus cinayetlerine karşı sonuç alıcı tedbirler alınmasını bekliyoruz.

Bu sebeple sizler için bu el kitapçığını hazırladık. Kitapçığımızda ihtiyaç duyabileceğiniz pek çok konuya kısa ve özlü bir şekilde yer vermeye çalıştık. Bu konularda daha fazla bilgiyi, derneğimizin internet sitesinde bulabilirsiniz.

 

Kadın ve Toplumsal cinsiyet eşitliği

1. Kadınlara yüklenen en önemli toplumsal rol, analıktır. Kadınlar, toplumsal olarak desteklenmediklerinde ve güçsüz kaldıklarında, annelik rollerini de gereği gibi yerine getiremezler.

2. Kadınlar, anneliğin yanı sıra, evin idaresinden de sorumludurlar. Ev işleri, yapıldığı sürece farkına varılmayan, ancak yapılmadığında görülebilen, bu nedenle de “görünmez” denen işlerdir. Ev işlerinin bir özelliği de maddi bir karşılığının olmaması, “çalışma” tanımına girmemesidir. Ev kadını, çocuk sayısına ve yaşına da bağlı olarak günde ortalama on-on iki saat çalışır. Ancak herhangi bir sosyal güvencesi olmadığı gibi, geçinmek için de kocasına bağımlıdır.

3. Kadınların çoğu çalışma hayatına yeterince katılamamaktalar. Kadınlar, toplumsal olarak “ev kadınlığı” ve “analık”ın uzantısı olan işlevleri yerine getirirler. Kadınlar ücretli çalışmaya katıldıklarında da, asıl sorumluluklarının ailelerine karşı olduğu düşünülür, bu nedenle de çalışma hayatında erkeklerle eşit kabul edilmeleri zordur. Aile sorumluluklarının ve anneliğin bir uzantısı gibi sayılan işler yaparlar: hemşirelik, hastabakıcılık, öğretmenlik, sekreterlik gibi.

4. Kadınlar, ailenin namusu olarak görülürler. Kadınların hareket alanları erkeklerden çok daha dardır. Çünkü yakın akrabalar ve komşular dışındaki ilişkilerin onların namusuna zarar verebileceği düşünülür. Bu nedenle de eğitime ve çalışmaya katılmaları, toplumsal faaliyetlerde bulunmaları engellenir, engellenmediğinde de çok sıkı bir denetim altında tutulurlar.

 

Kadınların Toplumsal Cinsiyet eşitliğini sağlamada önemli mesajlar

  • Kızların okutulmasını sağlamak. Yapılan araştırmalar ve istatistikler göstermektedir ki, kadınlar, eğitim olanaklarından erkeklere göre eşit biçimde yararlanamamaktadırlar. Okumaz yazmazlık oranı kadınlarda %20, erkeklerde ise %8 civarındadır.
  • Töre ve namus gibi gerekçelerle okuyamayan kız çocuklarının okula gönderilmesini sağlamak. Eğitimsiz bir kız çocuğu, büyüdüğünde eğitimsiz bir kadın olacaktır. Bu da onun bağımsız ve eşit bir yurttaş olarak toplumsal yaşama katılımını sınırlayacak, şiddete uğrama ihtimalini artıracaktır.
  • Kız kardeşleri, anneleri ve eşleri okuma-yazmaya yönlendirmek. Yaşam boyu eğitim yaklaşımıyla yürütülen pek çok eğitim programında görülmüştür ki, kısa dönemli bile olsa bu eğitimlere katılan kadınların aileleriyle, çocuklarıyla ve yakın çevreleriyle ilişkilerinde olumlu değişimler yaşanmakta, kadınların öz güven ve öz saygısı yükselmekte, sorun çözme becerileri artmaktadır.
  • Resmi nikah yapmak. Resmi nikah yapılmadığında evlilik yasal olarak geçerli olmayacağından hem kadın hem de çocukların durumu güvencesiz olur.
  • Kadınların Siyaset ve Karar Mekanizmalarına Katılımını Özendirmek. Siyaset en genel anlamıyla “kimin, neyi, ne zaman, nasıl elde ettiğini” belirleyen bir faaliyettir ve toplumda var olan adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri giderecek imkanlara sahiptir; burada makul bir kadın temsili diğer alanlarda bulunan cinsiyet eşitsizliklerinin çözümü için de ön açıcı olacaktır.
  • Kadınların ev dışında da çalışmalarını desteklemek. Çalışmak, kadının dünyaya bakışını genişletecektir. Böylece, aile ve toplumdaki statüsü yükselecek, erkeğin arkasında değil, yanı başında, onunla eşit bir eş olarak yerini alacaktır.
  • Çocukların sorumluluklarını annelerle birlikte paylaşmak
  • Ailedeki kız ve erkek çocuklara eşit davranmak
  • Aile içinde kararları birlikte almak
  • Şiddet uygulamamak
  • Kadınların toplumda görevler almasını desteklemek
  • Çocuk sahibi olma kararını ortak almak
  • Kadının hamilelik öncesi, hamilelik ve sonrasında sağlık hizmetlerinden

     yararlanması için destek olmak.

 

Erkeklerin Cinsiyet Eşitliğinin Sağlanmasındaki Rolü

Erkekler, her şeyden önce, ailenin geçiminden sorumlu kabul edilirler. Erkeklerin böylesine güç bir rolü üstlenmeleri, onların hayatın güçlükleri karşısında endişeye kapılsalar bile bunu başkalarıyla paylaşamamalarına yol açar. Çünkü ailenin geçindirilmesi, bir erkeğin cinsiyet rolünün bir parçasıdır ve bu rolü üstlenmeyle ilgili sorunlar, onun cinsiyet rolünü gereği gibi yerine getirememesi anlamına gelebilir.

Erkekler, hem aile düzeyinde hem de toplumsal düzeyde, karar verici olarak görülmektedir. Ailenin geleceğini etkileyecek türde kararların verilmesi, son derece güç ve ağır bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun ailedeki tüm bireylerle, özellikle de eşle paylaşımı, hem daha doğru kararların alınabilmesini hem de erkeğin yükünün hafifletilmesini sağlayacaktır. Ayrıca aile içi iletişimi de artıracağından, anne-baba- çocuklar arasındaki ilişkilerde olumlu değişmeler beklenebilir.

 

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ ÖNCE EĞİTİMLE SAĞLANIR

 

Toplumsal cinsiyet eşitliğinden söz ederken belki de mevcut eşitsizliğin en temel unsurlarından biri olan eğitimdeki eşitsizlikten söz etmeden geçmek mümkün değildir. Toplumsal cinsiyet rolleri önce aile içinde alınan eğitimle şekilleniyor, sonra da okul sürecinde pekiştiriliyor, hem verilen eğitimle hem de yaşanan koşullarla.

Aile içinde çocuk en baştan, doğduğu andan itibaren, pembe ve mavi giysilerle ayrıştırılıyor. Ardından alınan oyuncaklarla, oynanan oyunlarla ayrımlar yapılıyor ve kız çocuk büyüdükçe sık sık aile bireylerinden şu sözleri duymaya başlıyor, “sen kızsın………”.

Daha sonra okula başlıyor ve kızlara elbise şeklinde önlükler, beyaz dantelli çoraplar, kurdeleler ve rugan ayakkabılar, erkeklere ise kaşe pantolon üstüne giyilen önlükler ve spor ayakkabılar alınıyor. Kızların giydikleri kıyafetler daha ilk günden hem oturuşlarını hem de oyun alanında hareketlerini sınırlıyor. Bu durum, bir de okul kitaplarındaki kadın ve erkek rol modelleriyle de destekleniyor. Kadın örgütlerinin yıllar süren çalışmaları sonucunda artık okul kitaplarında kadınlar sadece ev hanımı olarak gösterilmiyor ama bu sefer de meslek gruplarında ayrımcılık yapılıyor. Erkek doktorun yanında kadın hemşire, kadın öğretmenler, erkek mühendisler, vb kalıp yargılar hala var.

Tabii bütün bunlar okula gidebilen kız çocukları için geçerlidir. Ne yazık ki ülkemizde, 2006 yılı itibariyle kadınların %19.6‘sı okuryazar değildir. Kız çocuklarının eğitime katılımını arttırmak için yürütülen kampanya ve programlara, hatta yapılan yasal düzenlemelere rağmen 2000 yılından 2006 yılına kadarki süreçte bu oranda %0.2‘lik bir artış gerçekleşmiştir. Bu da yapılan çalışmaların yetersizliğinin en net göstergesidir. Oysa, Pekin+5 Deklarasyonu’na göre 2000 yılına kadar kadın okur-yazarlığının %100‘e çıkarılması karara bağlanmıştır. 2008 yılında Türkiye’nin hala bu hedefe çok uzak olduğu açıktır.  

2007-2008 Eğitim-Öğretim Yılları kayıtlarına göre resmi okullaşma oranlarına baktığımızda ilköğretim okullarına giden kız çocuklarının oranı % 96,14 iken orta öğretimde bu rakam  %55,81′e, yüksek öğrenimde ise % 20′nin altına düşmektedir. Ancak bu rakamlar TÜİK’in Türkiye geneli için verdiği rakamlar. Bölgesel farklılıklar dikkate alındığında, TÜSİAD’ın Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 2008 raporuna göre ilköğretimdeki kız öğrenci oranları Doğu illerinde %45′lere kadar düşmektedir. Genelde bir artış olmakla beraber İlköğretim ile orta öğretim okullaşma oranları arasında yaklaşık %40‘lık bir fark vardır. Bu da ilköğretimin zorunlu olmasından kaynaklanmaktadır. Zorunluluk ortadan kalktığında ise eğitim seviyesi yükseldikçe kız çocuklarının eğitime katılımları da azalmaktadır.

Geleneksel kültür yapısı ve baskın cinsiyet rolleri sonucu, kız çocuklarının çoğunlukla okula devam etmedikleri görülmektedir. Orta öğrenime devam edenlerin ise, TÜİK 2007-2008 rakamlarına göre, yaklaşık %50‘sinin Meslek Liselerine devam ettikleri, yani geleneksel cinsiyet rollerine uygun okulları tercih ettikleri görülmektedir.

Yüksek öğrenimde de benzeri manzaralarla karşılaşmaktayız. Kız çocuklarının toplumsal cinsiyet rollerine uygun fakülteleri tercih ettikleri görülüyor. Örneğin, Eğitim Fakültelerinde kız öğrencilerin oranları daha yüksek iken Mühendislik Fakültelerinde çok düşüktür.

Erkek çocukları okumaya teşvik edilirken, kız çocukları için okumak genelde mücadeleyle dolu bir süreçtir. Kız çocuğunun ne kadar okumasına “izin verileceği” birçok etkene bağlıdır. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde sadece fiziksel olarak erken gelişti diye ilköğretimi bile bitirmesine izin verilmezken, ilköğretim ikinci kademe eğitimi için YİBO’ya ya da ilçedeki liseye gönderilmesini beklemek, çoğu zaman, söz konusu bile olamaz. Yüksek öğrenime devam edip edemeyecekleri ise, kazandıkları okul ya da bölümlere bağlı olabiliyor; yerel okullar ve geleneksel kadın rollerine uygun bölüm tercihleri ailenin kararını olumlu etkileyebiliyor.

Bu bağlamda başörtüsü yasakları da kız çocuklarının önüne devlet eliyle çekilmiş bir set olarak varlığını sürdürmektedir. TESEV’in bir araştırmasına göre, İmam Hatip Okulları mezunlarının yüksek öğrenim geçişlerinin engellenmesiyle birlikte kız çocuklarının orta öğrenimde okullaşma oranlarında kayda değer bir düşüş görülmüştür. Doğal olarak bu düşüş yüksek öğrenimde de yansıma göstermiştir. Ayrıca da üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağı da, %60′ı başörtülü olan bir toplum için kadınların eğitim sürecini önemli bir oranda baltalamaktadır. 

Oysa, kız çocukları için okumanın pek çok anlamı vardır. Okumak, onlar için, her şeyden önce, umuttur. Daha iyi bir yaşam için duyulan umut: bir meslek sahibi olmak, daha iyi bir yerde yaşayabilmek, daha yüksek bir yaşam kalitesine erişebilmek, kendi ayakları üzerinde durabilmek, birilerine muhtaç olmamak, daha saygın bir birey olmak, eziklikten ve ezilmekten kurtulmak, daha iyi birisiyle evlenebilmek, eşinden, erkek kardeşlerinden ya da babasından şiddet görmemek, hatta daha iyi bir anne olmak ve bunun gibi bir dolu şey için umut.

Kız çocuklarının umutlarını gerçekleştirmek ve eğitim alanında toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak amacıyla yapılan pek çok çalışma vardır. Özellikle sivil toplum örgütlerinin yürütmekte oldukları çalışmalar ve projeler belli bir ölçüde meyvelerini vermeye başlamıştır, ancak tek başına bu çalışmalar asla yeterli değildir. Bütün bu çalışmaların sonucunda 1997-2008 yılları arasında, TÜİK rakamlarına göre, kız çocuklarının okullaşma oranlarında ilköğretimde sadece %16‘lık, orta öğrenimde % 20‘lik ve yüksek öğrenimde %10′luk bir artış sağlanabilmiştir. Kaldı ki, erkek çocuklarının okullaşma oranlarında da benzer artışlar söz konusu olduğundan, aslında bu sayısal artışların ne ölçüde, sadece kız çocukları lehine bir iyileşmeyi yansıttığı da tartışılabilir.       

Sonuç olarak, Pekin+5 Deklarasyonu, CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi) ve UNESCO başta olmak üzere pek çok uluslar arası metin ve kuruluş, eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını bir ülkenin başlıca kalkınmışlık göstergelerinden biri olarak kabul etmiştir. Türkiye de bu bağlamda yapılan sözleşmelere ve deklarasyonlara imza atmıştır; dolayısıyla, bir an önce toplumsal cinsiyet eşitliğini bir devlet politikası haline getirmek ve gereğini yapmakla yükümlüdür.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamanın en önemli iki ayağı vardır. Birincisi, bunu devlet politikası haline getirmek ve her konuya toplumsal eşitlik gözlüklerinden bakmak, ikincisi ise elbette eğitimdir. Yasalar ne ölçüde düzeltilirse düzeltisin, insanlarımız bu konuda eğitilmediği takdirde ne yazık ki kalıplaşmış ataerkil yargıları aşmak mümkün olmayacaktır. 

ÇARESİZ DEĞİLSİNİZ!

 

Kadına yönelik şiddet ister kamusal, isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadının fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik açıdan zarar görmesine ve acı çekmesine yol açan, kadının temel hak ve özgürlüklerini ve onurunu zedeleyen bir eylemdir. “Kültür”, “Töre”, “Gelenek”, “Din” adına ya da bu kavramların adına gizlenerek kadına karşı uygulanacak şiddet her tür toplumda yaygın olmaya devam etmektedir.

            Kadına karşı şiddet, kadına karşı ayrımcılığın adeta evrensel bir aracı olmuştur. Kadınların kendi yakınları tarafından işkence, tecavüz, dayak vb… gibi fiillere maruz bırakılmaları yakın zamana kadar özel yaşam ve aile mahremiyeti içinde algılandığından insan hakları mücadelesinin dışında kalmıştır.

Kadına karşı ayrımcılık ve şiddet konularında bilinçlenme ilk defa, 1993′te Viyana da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansında Uluslararası Hukuka yansıyabildi. Böylece, 20.yy sonun da kadına karşı şiddet konusu nihayet hükümetlerin gündem maddesi olarak bir zemin kazanmış oldu. Kadınların evrensel hukuku sayılan kadına karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesi (CEDAW) 1979′da şiddet konusuna yer vermeden yürürlüğe girmiş olsa da 80′li yıllarda ki gelişmeler doğrultusunda CEDAW komitesi 19 no lu genel tavsiye kararı ile kadına karşı şiddeti ayrımcılıkla ilişkilendirerek devletleri, şiddeti önleme konusunda sorumlu kılmıştır. Böylece hükümetler CEDAW resmi raporlarında şiddet konusuna yer vermekle yükümlü hale gelmişlerdir.

Toplumsal roller dediğimiz bir takım geleneksel tutum ve davranışlar, kadınlık ve erkeklikle ilgili cinsiyet rollerinin kurgulanışı bizim sadece ne olduğumuzu, ne yaptığımızı değil, hayallerimizi, ne yapmak istediğimizi de belirleyen şeylerdir.

Aslında, ayrımcılık denen şey “ben”i oluştururken çok ciddi bir biçimde devreye girmiş oluyor. Kadınların erkeklere göre ikincil konumda olduğu fikrine dayalı geleneksel tutum ve davranışlar, aile içi şiddet ve istismara zorlama uygulamalarının sürmesine neden olmaktadır. Hatta birçok toplumda bu türden uygulamalar kadının korunması kontrol edilmesinin bir türü biçiminde gösterilip, cinsiyete dayalı şiddetin mazur gösterilmesine yol açmaktadır. Şiddete uğrayan kadının değerleri, nitelikleri kararları yok olmaktadır. “Ben” duygusu yitirilmekte, sağlık sorunları artmakta, girişimciliği kaybolmaya başlamaktadır. Bunların yanında şiddetin en önemli ve acı yüzü de bu tür uygulamaların yaşandığı bir aile ortamında yetişen kız ve erkek çocukları ciddi ruhsal sorunlar yaşamaktadırlar.

Şiddetle başa çıkmak için en başta haklarımızdan haberdar olmalıyız bu konuda son yıllarda ciddi hukuksal çalışmalar yapılmakta ve kadının  mağduriyeti giderilmeye çalışılmakta dır. Örneğin;

  • Şiddete uğramanız durumunda karakola başvurduğunuzda ücretsiz avukat hakkınızın olduğunu,
  • Koruma tedbiri istenebileceğini,
  • Harç ve dosya parası yardımı alındığını,
  • Eşe karşı eziyetin, darp’ın cezasının 3 ile sekiz yıl arasında hapis olduğunu,
  • Töre, namus gerekçesiyle insan öldürmenin cezası ağırlaştırılmış ömür boyu hapis olduğunu,
  • Birden çok evlenme, hileli evlenme, yasal nikah yaptırmama, çocuklarına bakmama, tehdit, fuhuşa zorlama hürriyetten yoksun bırakmanın cezası da değişen oranlarda hapis olduğunu,
  • Gidecek sığınacak kimsesi olmayanlara devletin yardımlarının yanı sıra birçok özerk kuruluş da yardımcı olmaktadır. Türkiye genelinde yaklaşık 20 kadın sığınma evi var ve 450 bayan burada çocuklarıyla barınmaktadır.

 

Kısacası, Çaresiz değilsiniz çare  “siz”siniz!..

 

       Bunları biliyor muydunuz?

  • Ø Her 3 Kadından 1′inin yaşamı boyunca dövüldüğünü, cinsel ilişkiye zorlandığını ya da taciz edildiğini.
  • Ø Kadın cinayet kurbanlarının %70′inin erkek arkadaşları ve eşleri tarafından öldürüldüğünü,
  • Ø 15-45 yaş arası birçok kadının kanser gibi çeşitli hastalıklar ve trafik kazaları yerine toplumsal cinsiyet kökenli şiddet nedeniyle ölmekte ya da yaralanmakta olduğunu.
  • Ø Kadınlar için hem barışın hem de savaşın ayrımcılık ve şiddet zamanları olduğunu,
  • Ø Ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın, silahlı çatışmaların tecavüz ve cinsel şiddet de dahil olmak üzere şiddetin her türünü arttırdığını.
  • Ø Kadın haklarını insan hakları olduğunu..

4320 SAYILI AİLENİN KORUNMASINA DAİR KANUN

Anayasanın 41.maddesine göre aile, toplumun temelidir. Kişilerin refah ve huzurunu sağlamayı, maddi ve manevi bütünlüğünü korumayı görev bilen bir devlet anlayışında, ailede huzur ve barış, özelde kadın ve çocuk haklarına; genelde birey olma, insan olma onur ve haklarına saygı olmadığı müddetçe toplumda huzur ve mutluluğun gerçekleşmeyeceği bilinciyle 14/01/1998 tarihinde Ailenin Korunmasına dair Kanun kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 

Avrupa ülkelerinde ve ABD de aile içinde şiddete uğrayan kadınlara sağlanan hukuki koruma bu kanunla ülkemize de taşınmak istenmiştir.Ancak zamanla kanunun uygulanması sürecinde ortaya çıkan aksaklıklar sebebiyle, yaklaşık 10 yıl gibi uzun bir süreden sonra  5636 sayılı kanunla 26/04/2007 tarihinde değişikliklere uğramıştır.

Nihayet en son düzenleme,  “Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik ” ile 1/03/2008 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

Ailenin Korunmasına Dair Kanun özel bir kanun olup, Medeni Kanunda öngörülen tedbirler dışında koruma ve tedbirleri içerir.

 

 

•1-            Ailenin Korunmasına Dair Kanundan kimler yararlanabilir?

Şiddete uğrayan eşler(kadın-erkek), çocuklar, aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri bu kanun çerçevesinde korumadan yararlanabilir. Ayrıca evli olmalarına rağmen ayrı yaşayan, mahkemece haklarında ayrılık yada boşanmaya hükmedilmiş olması nedeniyle ayrı yaşayan kişilerde aile bireylerinden birinin şiddetine maruz kalmaları durumunda ailenin korunmasına dair kanun çerçevesinde korumadan yararlanır.

Ankara Tabip Odası’nın 2002 yılında yayınladığı verilere göre, kadınların yüzde 58′inin yalnızca kocalarından, nişanlılarından, erkek arkadaşlarından ve erkek kardeşlerinden değil, kadın akrabalar da dahil olmak üzere kocalarının ailesinden de aile içi şiddete maruz kaldığını göstermektedir. Bu nedenle yasada yalnızca eşlerin ve çocukların değil, bunların dışında kalan diğer aile bireyleri tarafından gerçekleştirilecek şiddetin de kanun kapsamında yer alması Türkiye gerçeğine uygun bir yaklaşım olmuştur.

2-Aileiçi şiddete uğrayan yada şahit olan kişiler  koruma tedbirlerinden yararlanabilmek için nerelere başvuracaklar?

Bu kişiler harç ödemeksizin dava yoluyla  aile mahkemesine başvurabilecekleri gibi, cumhuriyet savcılıkları yada en yakın kolluk kuvvetine (karakollara) başvurarak konunun aile mahkemesi hakimi önüne gelmesini sağlayabilirler.

3-Aile Mahkemesi Hakimi önüne gelen meselede hangi tedbirleri alır?

Tedbirler konusunda kanunun 1. maddesi şu şekilde bir düzenleme getirmektedir:

Kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin;

  • Aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik söz ve davranışlarda bulunmaması,
  • Müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer aile bireylerine tahsisi ile bu bireylerin birlikte ya da ayrı oturmakta olduğu eve veya işyerlerine yaklaşmaması,
  • Aile bireylerinin eşyalarına zarar vermemesi,
  • Aile bireylerini iletişim araçları ile rahatsız etmemesi,
  • Varsa silah veya benzeri araçlarını genel kolluk kuvvetlerine teslim etmesi,
  • Alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak şiddet mağdurunun yaşamakta olduğu konuta veya işyerine gelmemesi veya bu yerlerde bu maddeleri kullanmaması,
  • Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması istenmektedir..

4-Bu tedbirler ne kadar süre için geçerlidir?

Yukarıdaki hükümlerin uygulanması amacıyla öngörülen süre altı ayı geçemez ve kararda hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde kusurlu eşin tutuklanacağı ve hakkında hapis cezasına hükmedileceği hususu, şiddet uygulayan eş veya diğer aile bireyine ihtar olunur.

5-Aileyi geçindiren kişiye karşı, şiddet uygulaması sebebiyle evden uzaklaştırma tedbirine hükmedilmesi durumunda, diğer aile üyeleri geçimlerini nasıl sağlayacaktır?

Eğer şiddeti uygulayan eş veya diğer aile bireyi aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise, hâkim bu konuda mağdurların yaşam düzeylerini göz önünde bulundurarak, daha önce Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla, talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir.

Tedbir nafakasına ilişkin kararın bir örneği, mahkeme tarafından re’sen ilgili icra müdürlüğüne gönderilir. Nafaka ödemekle yükümlü kılınan kişinin herhangi bir sosyal güvenlik kurumu ile bağlantısı olması durumunda, nafaka, şiddet mağdurunun başvurusu aranmaksızın ilgilinin maaş ya da ücretinden İcra Müdürlüğü tarafından tahsil edilir.      

            6-Aile Mahkemesi Hakimi bu kararları duruşma yapmaksızın alabilir mi?

Aile Mahkemesi Hakimi duruşma yapmaksızın karar verir. Koruma kararlarının duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden, işin niteliği gereği en kısa sürede verilmesi esastır. Hâkim tarafından gerekli görülmesi durumunda taraflar dinlenebilir.

7-Şiddet uygulayan kişinin bu tedbirlere uygun davranıp davranmadığı kontrol edilmekte midir? Uygun davranmayanlar hakkında nasıl bir işlem gerçekleştirilir?

Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması  hakkında Yönetmelik bu durumda son derece ayrıntılı hükümlere yer vermektedir. Yönetmelikte Aile Mahkemesi  Hâkimi tarafından alınan koruma kararına uyulmaması halinde genel kolluk kuvvetleri, mağdurların şikâyet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re’sen soruşturma yaparak, evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettireceği düzenlenmektedir.

Yine  Cumhuriyet Başsavcılığının koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açma yetkisi ve kolluğun izleme görevi Yönetmeliğin 15.maddesinde şu şekilde ifade edilmektedir.

Cumhuriyet Başsavcılığı kararın uygulanmasını Genel Kolluk Kuvvetleri marifeti ile izler. Tedbir kararı içeriğine göre tarafların bulunduğu yerin bağlı olduğu kolluk kuvvetine işlem yapılmak üzere ivedilikle gönderilir. Cumhuriyet Savcılığınca gerektiğinde koruma kararının başvuruda bulunanlar tarafından kolluğa götürülmesine olanak tanınır.”

Kolluğun izleme görevi, koruma kararının verildiği tarihte başlar. Kolluk kuvveti, koruma kararının içeriğine göre ilgililere bildirimde bulunur. Bu bildirim tutanak altına alınır ve karar süresince tedbirlerin yerine getirilip getirilmediği kontrol edilir. Bu kontrol lehine koruma kararı verilen kişinin:

  • Bulunduğu konutun haftada bir kez ziyaret edilmesini,
  • Birinci derece yakınları ile iletişim kurulmasını,
  • Komşularının bilgisine başvurulmasını,
  • Oturulan yerin muhtarından bilgi alınmasını,
  • Bulunduğu konutun çevresinde araştırma yapılmasını,

içerir.

Yukarıda belirtilen veya başka şekilde gerçekleştirilen kontrol işlemleri sonucunda kişinin, aleyhine verilen koruma kararına uymadığının tespit edilmesi halinde bu husus tutanağa bağlanır. Bu tutanağa istinaden genel kolluk kuvvetleri tarafından resen soruşturma yapılarak evrak en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilir.

Cumhuriyet Başsavcılığı koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açar.

          8-Aile içi şiddete neden olan davranış, şiddet uygulayan kişinin psikolojik sorunları, hastalığı nedeniyle gerçekleşiyorsa, tedavi görmesi sağlanabilir mi?

Hâkim muayene ve tedavi tedbirine hükmedebilir. Hâkim tarafından aile içi şiddete maruz kalan aile bireylerinden birisinin korunması için, kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin bir sağlık kuruluşunda muayene veya tedavisinin sağlanması amacıyla, şiddet uygulayan kişilerin illerde İl Sağlık Müdürlüğüne, ilçelerde Sağlık Grup Başkanlığına başvurmasını kararında belirtir.

Bu kişiler İl Sağlık Müdürlükleri Ruh Sağlığı Şubelerince veya Sağlık Grup Başkanlıklarınca resmî veya kendi istekleri üzerine özel sağlık kurumlarına sevk edilir. İlgilinin tedaviyi sürdürüp sürdürmediği ve yapılan işlemin sonucu İl Sağlık Müdürlüğü veya Sağlık Grup Başkanlığı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilir.

YÖNETİME TALİP KADINLAR

 

Kadın erkek eşitsizliği en açık olarak, siyaset ve diğer karar alma süreçlerine katılım oranlarının düşüklüğünde görülür. Genelde tüm dünyada ama özellikle de Türkiye’de kadın, siyaset ve karar alma mevkilerinden çok uzakta görünüyor. 3208 Belediye başkanından sadece 17′si kadındır ve bu şekilde toplumun %50′sini oluşturan kadın burada ancak %0.5 ile temsil edilmektedir. Parlamentoda ise 2002′ye kadar olan donemde kadın oranı %5′i bile bulmamış ancak 2007 yılında % 9.1′e sıçramıştır. 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde parlamentoda ilk kez bu seviyelere çıkan kadın oranının da sürdürülebilir olup olmadığı meçhuldur. 2007 seçimlerinin özel şartları bunu getirmişse de bu sıçramanın çok önemli bir kazanım oluşturduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Siyaset en genel anlamıyla “kimin, neyi, ne zaman, nasıl elde ettiğini” belirleyen bir faaliyettir ve toplumda var olan adaletsizlikleri ve eşitsizlikleri giderecek olağanüstü imkanlara sahiptir; burada makul bir kadın temsili diğer alanlarda bulunan cinsiyet eşitsizliklerinin çözümü için de ön açıcı olacaktır.

 Karar alma mekanizmaları ve siyasette toplumsal cinsiyet eşitliğinin yer alması toplumun diğer alanlarını hızla dönüştürme kapasitesini haizdir. Karar alma süreçlerinde aktif olacak kadınlar birinci elden sorunları çözme imkanına sahip olacaklardır. İşte bu yüzden hem İsveç’de olduğu gibi Batı’daki pek çok ülke hem de Türkiye’den başta Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) gibi pek çok kuruluş, siyasette kadının en az %30 gibi bir oranla temsil edilmesinin gerekliliğini savunmaktadır. Dünyada siyasi parti kotası uygulayan 69, parlamentoda anayasal kota uygulayan 15, seçim yasalarıyla kota uygulayan 44 ve yerel seçimlerde anayasal veya yasal kota uygulayan 32 ülke vardır.

Siyasette kadın dendiğinde sadece Meclis’de kadının temsil edilmesi anlaşılmamalıdır. Sadece seçim zamanında kadınların listelerde yer alması hem parti politikalarında yıllardır çeşitli beklentileri nedeniyle bulunmuş, emek vermiş erkeklerin haklı itirazlarına yol açacak (hatta açmakta) hem de siyasette kadını bir vitrin unsur olarak kullanma anlamına gelecektir. O yüzden partilerin her kademesinde kadınların belli bir oranda bulunmasını sağlayacak mekanizmaların kurulması gerekmektedir. Bu çerçevede siyasete katılımda kadın-erkek eşitliği için KA-DER, Türk Kadınlar Birliği, Cumhuriyet Kadınları Derneği, KASAUM, KADAV, KİHP, Uçan Süpürge, Yerel Gündem 21 Kent Konseyi, Antalya Kadınlar Meclisi, ANAKÜLTÜR Yardımlaşma Derneği, Marmara Vakfı İnsan Hakları Komisyonu ve Türkiye Soroptimist Kulüpleri Federasyonunun 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunun Bazı maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Tasarısı tekliflerine değinmek gerekir. Bu teklifte siyasi partilerin her derecedeki teşkilatlarında her cinsiyetin en az  %30 temsili öngörülmüştür. Yasalarda yer aldığı halde hiçbir partinin uygulamadığı ön seçim mekanizmasına bu teklif ile ağırlık verilmiş; partilerin adaylarının %95 ini önseçimle belirlenmesi öngörülmüş;  önseçimde kadın ve erkek adayların ayrı bir listeyle seçime girmesi teklif edilmiş, önseçimin sonuçlarına göre her cinsiyetten birer kişi sıralanarak liste oluşturulması istenmiştir. Parti merkezinin sadece %5 oranında belirlemesine izin verildiği bu teklifte %5 için bile ayni kotanın uygulanması önerilmiştir.

Yine bu teklife göre, partilerde çok aktif görev aldıkları halde kendilerine maddi kaynak ayrılmayan kadın kollarının finans problemlerini rahatlatmak için “partilere devletçe yapılacak para yardımının %20′si, kadınlara yönelik araştırma, geliştirme, eğitim ve politika oluşturma çalışmalarında kullanılır ve bu amaçla parti kadın kollarına tahsis edilir.” hükmü konmuştur.

Paralel şekilde 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Tasarısı Teklifi ile “…her bir cinsiyetin en az %30 oranında temsil ve katılımının gerçekleşmesi sağlanacak şekilde yapılır” ilavesi yapılmıştır.

Avrupa Birliği üyeliğinin gündemimizde olduğu şu dönemde, Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerinde, Avrupa Birliğinin hazırladığı raporlarda, Türkiye’de kadının siyasete katılımı “dramatically low” aşırı ölçüde düşük olması başlıca şikayet konusunu oluşturmakta ve bu çerçevede geçici pozitif ayrımcılık önlemleri alınması tavsiye edilmektedir.  Yine bu raporlarda 2007 seçimlerinden başlamak üzere daha fazla kadının seçim listelerinde yer alması gerekliliği vurgulanmış (2007 sıçramasını buna bağlayabilir miyiz?) ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgili Parlamentoda bir komitenin kurulmamış olması eleştirilmiş; 2007 yılından itibaren bu komitenin kurulması gerekliliği ifade edilmiştir. 2009 yılı Şubat ayında kadın kuruluşları itiraz etse de bu komite nihayet “Fırsat Eşitliği Komisyonu” adı altında kurulmuştur.

Partilerin kadın kollarının, kadının siyasete katılımına olumlu etki yapıp yapmadığı hususu kadın örgütleri tarafından tartışılmaktadır. Bazı kuruluşlar kadın kollarının kadını pasifleştirecek bir etkiye sahip olduğu için lağvedilmesi gerektiğini bile ileri sürerler. Ben kadın kollarının kadının siyasete katılımını arttıran bir role sahip olduğunu düşünüyorum. Ev dışında çalışmayan önemli bir oranda kadınımız olduğu müddetçe bu kadınlara ulaşmanın en önemli yolu onları evlerinde bulmak olacaktır. Ayrıca kadın kollarında kadınların çoğu “kadın kadına bir uğraşı” hem kendileri için hem de etraflarındaki çevreler için daha problemsiz bularak siyasi hayata katılmaktadır. Bir kere siyasi hayata başlayan kadın ise daha önemli rollere bu sayede hazırlanmış olacaktır. Nitekim son mahalli seçimlerde çok ayrıntılı sonuçlar henüz çıkmamış olmasına rağmen en azından AK Parti’nin belediye meclis üyelerinden üçte birinin kadın olması hedefine yaklaşıldığı ve bu üyelerin büyük bir kısmının kadın kollarından devşirilmiş olması kadın kollarının önemini göstermektedir.

Kadın kollarının bir diğer önemi ise kadınların başkalarına “tehdit” oluşturmaksızın siyasette bulunabilmesine zemin hazırlaması ve kadına bir pozisyon verebilmesidir. Özellikle iktidar ve ana muhalefet partileri gibi partilerde yer alabilmek için kıran kırana bir mücadele söz konusudur ve kadınların partilerin “ana kademe” denilen yerlerde yer alabilmesi bazı partilerde olduğu gibi fiili veya İsveç gibi kanuni bir “kota” olmadığı takdirde çok zor olmaktadır. Bu yüzden kadınların tehdit oluşturmadığı “kadın kolları”na girmeleri daha kolay olmakta ve kadınlar buralarda siyasi tecrübe sahibi olmaktadırlar. Gerçi kadınlar için buraları da zor olmaktadır, partilerin ana kademesinde bulunan erkekler, yakınlarını (eş, kız kardeş, gelin vb) buraya “atayarak” burayı da rekabet alanlarından birine çevirmektedirler. Ama yine de ana kademeye göre kadın kollarına giriş pek çok açıdan daha kolay olmaktadır.

 Kadınların siyasette yer alamamasının pek çok sebebi vardır. Siyasetin çok zaman ve para gerektiren bir iş olması ev, çocuk ve yaşlı bakımını hemen hemen tek başına üstlenen kadın için hem zaman açısından hem de yine bu nedenlerle kendi birikimini sağlayamadığı için kadını dezavantajlı bırakmakta ve siyaseti kadının yapacağı katkıdan mahrum etmektedir. Bu açıdan bu hizmetlerin özellikle çocuk ve yaşlı bakımının tüm toplum tarafından paylaşılmasına yönelik adımlar, kadının çalışma yaşamına olduğu kadar siyasete katılımına da katkıda bulunacaktır.

Kadının siyasete katılımına engelleyen sosyal ve zihni engeller de vardır. Toplumda kadınların siyasi lider olarak fazla görünür olmaması “rol modeli” olarak kadınların örnek alabileceği etkin şahsiyetler bulunmaması da kadınların siyasete girebilmelerini ve kendisine parti başkanı, başbakan cumhurbaşkanı gibi hedefler koymasını engelleyen hususlardır. Bu anlamda haksız olarak ve yanlış şekilde  “Müslüman toplumlarda kadının liderliğinin hoş görülmediği” şeklindeki kabule de değinmek gerekir. Bugün hem bazı oryantalistler hem de statükocu din alimleri “Müslüman toplumda kadın idareci” olmayacağını ifade etmişlerdir. Bernard Lewis Müslüman toplumlarda hiç kraliçe bulunmadığını olsa bile “lanetli” görüldüğünü söylemekteydi. Aynı şekilde Pakistan Devlet Başkanı Nevaz Şerif de seçimleri kazanarak başbakan olacak olan rahmetli Benazir Butto için “bu olacak şey değil, tarihte Müslüman toplumlarda kadın lider olamaz” demişti. Bu görüşe dayanak noktası olarak da Ahmed b. Hambel’den gelen bir hadis kullanılmıştır. Halbuki bu rivayet o günkü siyasi ihtilafları çözüm için öngörülmüş bir sözdü ve esasen İslam tarihi de pek çok kadın kraliçeyi barındırarak bu sözü açıkça tekzip etmiştir.

Faslı yazar Fatma Mernissi ve ondan önce rahmetli Bahriye Üçok, Müslüman toplumlarda kadın hükümdarları incelemiştir. Fatma Mernissi “Unutulmuş Kadın Sultanlar” isimli çalışmasında adına hutbe okunmuş ve para bastırmış kadın sultanları incelemiştir. Buna göre Haçlı ordusunu yenen Selahattin Eyyubi gibi Haçlı ordusunu mağlup eden Şecerüd Din gibi bir kadın sultanımız vardır, Fransa Kralını mağlup etmiştir. Aynı şekilde Yemende hüküm süren Esma ve gelini Ürve, Yemen tarihinde hala hatır sayılan büyük imar faaliyetinde bulunmuş büyük hükümdarlar olarak anılmaktadır.

Bunun gibi pek çok kadın sultan İslam tarihinde yer almıştır. Bunların bilinmesi, halk arasında yaygın olan “İslam toplumunda kadın yönetici olmamalıdır” şeklindeki kaynağı da din olarak gösterilen görüşün asılsızlığının anlaşılması, kadınların, kadın siyasi liderleri rol modeli olarak almasını kolaylaştıracak ve siyasette etkin hale getirecektir.

 

İŞGÜCÜNE KATILIM VE İSTİHDAMDA KADININ PAYI

        

Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin sağlanmasına yönelik kanunlarımız eskiden beri var deyip geçmemek ve eşitsizliği kabul etmek önemli. Avrupa’da %57 olan ve %60′a yükseltilmesi hedeflenen kadının işgücüne katılım oranı, Türkiye’de 2006 yılı verilerine göre %24,9′dur ve bu rakam TÜSİAD Raporuna göre 2008 yılında %22′ye düşmüştür. Kısaca her 5 kadından sadece 1 tanesi işgücüne katılıyor.

Tabii bunlar, Türkiye geneline ait rakam. Kentlere göçün devam etmesinden midir bilinmez ama kentlerdeki katılım oranı ise aynı sürede %19′dan %21.8′e çıkmıştır. Geçmişte kırsalda kadın istihdamı kente göre yüksekti. Azalan tarım istihdamı ve kentlere göç nedeniyle kadının iş gücüne katılımı hızla düşüyor. Kentlerde erkekler bir şekilde sanayide istihdama katılırken, kadınlar diğer güçlüklerin yanı sıra, bir de geleneksel rolleri ve erkeklerin tutumları nedeniyle köylerinde çalışırken kente gelince ev hanımı olmak zorunda kalıyorlar.

Kadın işgücünün çoğunu daha çok 24-29 yaş arası “genç işgücü” oluşturuyor çünkü kadınların büyük bir kısmı hala kalıplaşmış ataerkil yargılar sonucu evlendikten sonra çalışmayı bırakıyor; kimisi eşi çalıştırmak istemediği için kimisi ise “çocuk doğurup yetiştirme yükümlülüğünü” yerine getirmek için işten ayrılıyor.

Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü nedeniyle, kadınlar ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımından sorumlu kılınıyorlar. Bu durum kadının iş gücü piyasasına çıkmasına engel oluyor. Kadınlara sunulan işlerin sınırlı olması, koşulların ağırlığı ve ücretlerin düşüklüğü çalışmayı kadınlar için cazip olmaktan çıkarıyor. 

Ancak, kentlerde erkeklerin tek başlarına elde ettikleri gelir de her zaman ailenin ihtiyaçlarını sağlamaya yetmiyor ve kadınlar, bir şekilde evlerinde, oturdukları yerde “harçlık” çıkarma yollarını arıyorlar. Bir zamanlar kendi el emeği göz nuru el işlerini satarak “harçlık” çıkaran ev hanımları, son yıllarda dışarıdan konfeksiyonlardan aldıkları el işlerini yaparak, yani “ev-eksenli” çalışarak evlerine katkı sağlamaya çalışıyorlar.

1980 sonrasında ihracata dayalı büyüme, formel alanda istihdam yaratamamış ve sonuçta tarım dışına çıkarılan iş gücü enformel sektöre kaymıştır. 2006′da kayıt dışı istihdam oranı %48′lara ulaşmış ve bu durum %66 ile en çok kadınları etkilemiştir.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında en önemli faktörlerden biri olarak kabul edilen eğitimin istihdama etkisi belirtilmeden olmaz. Eğitimle kadınların işgücüne katılımı arasında olumlu bir ilişki var. Eğitim düzeyi arttıkça kadınların işgücüne katılımı da artıyor. 2006 itibarıyla kentte, yüksekokul ve fakülte mezunu kadınlarda işgücüne katılım oranı yüzde 69,8. Meslek liseleri mezunlarında ise 2006 verilerine göre bu oran %11.4′tür. YÖK verilerine göre Türkiye’de öğretim elemanlarının yüzde 35′i kadındır, hatta bu rakam Avrupa ortalamasından yüksektir. Ancak, akademik kariyerde yukarıya doğru çıktıkça kadın temsilinde bir düşüş görülüyor. Ne yazık ki olumlu gözüken bu rakamlar 1990′ların rakamları ile karşılaştırıldığında bir düşüş olduğu görülmektedir.

 TÜSİAD Raporuna göre, kentlerde, işgücüne katılım oranları nispeten yüksek olan üniversite ve meslek lisesi mezunlarının oranlarında, özellikle meslek liseleri bakımından azalış olması, buna karşılık daha düşük eğitime sahip kadınlar içinde işgücüne katılım eğiliminin artması birkaç eğilime işaret edebilir:

  • Tarımdan kopan işgücünün kente göç etmesi düşük nitelikli kadın işgücü oranının artmasında rol oynamaktadır.
  • Artan geçim zorlukları nedeniyle düşük eğitimli-niteliksiz kadınlar arasında çalışma isteği artmakta, daha çok sayıda niteliksiz kadın işgücüne katılmak istemektedir. Meslek okulu ve yüksek okul mezunu kadınların sayısındaki artışa rağmen piyasada, bu kadınların meslek bilgilerinin ve/veya uzmanlıklarının kullanılabileceği işler yaratılamamaktadır.
  • Eğitim ile işgücü piyasası arasındaki ilişki kurulamamıştır; eğitimin çalışma yaşamından kopukluğu, özellikle meslek lisesi mezunu kadınların işgücüne katılımı karşısında bir engel oluşturmaktadır.

     Tabii bütün bu güçlüklerin yanı sıra bir de başörtüsü yasaklarının etkileri var. başörtüsü yasakları sadece kız çocuklarının eğitimini engellemiyor, bir şekilde okumayı başarmış bu anlamda bir dolu mücadele vermiş olanlar da bu sefer çalışma yasağı ile karşılaşmaktalar. Ne kadar eğitimli ve donanımlı olurlarsa olsunlar, başörtülü kadınların devlet sektöründe çalışması söz konusu olmamaktadır. Bunun yanı sıra başörtülü kadınlar özel sektörde de işe alımlarda tercih edilmemekte, ya da “nasılsa bu işe muhtaç” mantığı ile çok düşük ücretlerle ve/veya çok kötü şartlarla istihdam edilmektedir.

 TÜSİAD raporuna göre istihdamda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için yapılması gerekenler şunlardır:

Eğitim: Eğitim, özellikle de mesleki eğitim, hem örgün hem de yaygın öğretim kurumlarında sağlanmalı, gerekirse olumlu ayrımcılık araçları (kota ve burs) kullanılarak kadınların beceri kazanmaları ve meslek edinmeleri garantilenmeli.

Aktif işgücü politikaları: İş arama-işe yerleştirme, mesleki eğitim ve girişimcilik teşviklerini kapsayan politikaların, ülke koşullarına uygun bir karması benimsenmeli.

Kadın girişimciliği: Kadın girişimciliği, yoksulluktan koruyan gelir getirici faaliyetlerin dışında, daha geniş ve kadınların kendi güçlenmelerini hedef alan faaliyetler olarak anlaşılmalı. Devlet bunu ulusal istihdam politikasının parçası haline getirmeli.

Esnek üretime sosyal politika dengesi: Eksik istihdam ve/veya çalışan yoksulluğu yaratmaması için, esnekleştirme uygulamaları, minimum gelir, eğitim, sağlık, sosyal bakım alanlarında sosyal hizmetler, işsizlik sigortası, yeniden işe yerleştirme programları gibi etkin sosyal politikalarla desteklenmeli.

Ebeveyn izni: Bakım hizmetlerinin kurumsallaşamaması, kadınların iş gücüne katılımını engelleyen arz yanlı nedenlerin en önemlilerinden. Kurumsal bakım hizmetleri bölgesel ve yerel özelliklere uygun yenilikçi modellerle güçlendirilmeli. (Doğum sonrası) ebeveyn izni yasallaşmalı.

İşyeri kreşleri: Çocuk bakımı için kapsamlı politikalar benimsenmeli, işyeri kreşleri açılmalı, açılamadığı takdirde birkaç işletmenin birlikte açacağı kreşlere veya çocuk bakım hizmeti satın alabilecekleri modellere yer verilmeli, gündüz bakım programları desteklenmeli, yerel yönetimler çocuk ve yaşlı bakım hizmetlerinde daha çok sorumluluk üstlenmeli.

Kamuda cinsiyet ayrımcılığı: Kamu, bir yandan toplumsal cinsiyet ayrımcılığına izin vermeyerek, diğer yandan özel önlemler alarak kadın işgücünün/istihdamının artması çabalarında aktif rol oynamalı.

Özel sektöre teşvik: Özel sektörde işverenlerin kadın istihdamını artırmaları için kurumlar vergisinde indirim, gelir vergisi ve sigorta primi destekleri gibi istihdamı teşvik araçları kullanılmalı.

İş kurumlarında eşitlik politikası: Kadın istihdamını artırmakta etkin rol oynayabilecek kurumlar, daha özel olarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İŞKUR ve il müdürlükleri, İl İstihdam Kurulları güçlendirilmeli. Bunların toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışını politikalarına ve yönetimine yerleştirmeleri sağlanmalı.

Ayrımcılığı denetleyecek bağımsız yapı: İşe almada, işte yükseltmede, hizmet içi eğitimde ve ücretlerde ayrımcı uygulamaları denetleyecek ve bunların ortadan kaldırılmasına yönelik politikalar üretecek bağımsız bir yapı oluşturulmalı.